- Yâ Rabbî! Bana sâlihlerden bir çocuk ihsân
buyur, diye duâ etti.
Allahü teâlâ ona hazret-i İsmâil'i müjdeledi.
Âyet-i kerîmede meâlen:
- Biz de ona halîm bir oğul müjdeledik,
buyuruldu.
İsmâil aleyhisselâmın doğumundan sonra, Allahü
teâlânın emri ile, İsmâil aleyhisselâmı ve annesi Hâcer vâlidemizi Mekke'ye
bırakıp Şam'a döndü. Zaman zaman gider, onları Mekke'de ziyâret ederdi.
Yüzünde, Muhammed aleyhisselâmın temiz
babalardan temiz ve afîf analara geçip gelen nûru parlayan hazret-i İsmâil çok
güzeldi. Bu sebepten İbrâhim aleyhisselâmın, oğlu İsmâil'e karşı muhabbeti fazla
idi.
İsmâil aleyhisselâm yedi yaşında iken birgün
İbrâhim aleyhisselâm ibâdet ettiği mihrâbda, bu muhabbet içinde uyudu.
Rü'yâsında oğlu İsmâil ile otururken, bir melek gelip:
- Ben, Allahü teâlânın elçisiyim. Allahü teâlâ,
bu oğlunu kurban etmeni istiyor, dedi.
İbrâhim aleyhisselâm korku ile uyandı. "Rü'yâ
Rahmânî midir, yoksa şeytânî midir?" diye tereddüt etti. O gün hep bu rü'yâyı
düşündü. Onun için bugüne Terviye denildi. İkinci gece aynı rü'yâyı gördü.
Rahmânî olduğunu anladı. Bu güne Arefe denildi. Üçüncü gece yine aynı rü'yâyı
gördü. Artık Hak teâlânın emri olduğuna şüphesi kalmadı. Hanımı Hâcer'in yanına
geldi:
- Ey Hâcer, benim gözümün nûru oğlum İsmâil'i
yıka, en iyi elbisesini giydir, saçını tara, onu dostuma götüreceğim, dedi.
Sonra; hazret-i İsmâil'e dedi ki:
- Yanına iple bıçak al!
- Bunları ne yapacağız baba?
- Allah rızâsı için kurban keseriz, cevâbını
verdi.
Yolda giderken, hazret-i İsmâil, babasına
sordu:
- Nereye gidiyoruz?
- Dostuma.
- Evi nerededir?
- O, evden ve mekândan münezzehtir. Yer ve gök
O'nun mülküdür.
- Babacağım! O bizimle oturup yemek yer mi?"
- O yemekten ve içmekten de münezzehtir.
O sırada şeytân, bir fırsatını bulup, yaşlı bir
adam kıyâfetinde hazret-i İbrâhim'in hanımı Hâcer'in yanına geldi. Ona:
- İbrâhim, oğlunu nereye götürdü?" deyince,
hazret-i Hâcer:
- Bir dostunu ziyârete, diye cevap verdi.
Şeytan:
- Hayır, onu kesmeye götürdü, dedi.
Hâcer vâlidemiz:
- Baba, oğlunu boğazlamaz. Şefkat buna mânidir,
karşılığını verdi. Şeytan:
- Öyle zannederim ki, Allah emretmiştir,
deyince, hazret-i Hâcer:
- Allahü teâlânın emrine uymak elbette
lâzımdır. O'nun emrini, cân-ü gönülden kabûl ederiz, dedi.
Şeytan ondan yüz bulamayınca, yine aynı
kıyâfette hazret-i İsmâil'in yanına geldi ve ona sordu:
- Baban seni nereye götürüyor biliyor musun?
- Dostunun ziyâretine.
- Vallahi seni öldürmeğe götürüyor.
- Hiç babanın oğlunu öldürdüğünü gördün mü?
- Öyle zannederim, Allah emretmiştir.
- O emretti ise, cân-ü gönülden râzıyım.
İsmâil aleyhisselâm, ihtiyar kılığındaki,
şeytandan sıkılmıştı. Çünkü ihtiyar, İsmâil aleyhisselâmı, babasına dolayısıyla
cenâb-ı Hakka karşı isyana teşvik ediyordu. Bunun için babasına;
- Bu ihtiyâr beni rahatsız ediyor, kalbime
vesvese vermek istiyor, dedi.
İbrâhim aleyhisselâm,
- Taş at! Yanından uzaklaşsın! buyurdu.
İsmâil aleyhisselâm taş atarak şeytanı yanından
uzaklaştırdı. Bu sırada Minâ'da olduklarından hacıların şeytan taşlaması buradan
kaldı.
Hazret-i İsmâil'den de yüz bulamayan şeytan,
İbrâhim aleyhisselâmın yanına sokularak:
- Ey İbrâhim, sen yanlış hareket ediyorsun.
Şeytan sana vesvese verdi. Sakın oğlunu boğazlama, sonra pişman olursun. Ama
fayda etmez, dedi.
İbrâhim aleyhisselâm onun şeytan olduğunu
anladı.
- Vallahi bu, Hak teâlânın emridir ve sen
şeytansın. İbrâhim'e ve akrabasına zarar yapamazsın! buyurdu.
Şeytan rezîl olup geri döndü. Nihayet Buseyr
dağına vardıklarında göğün yedi katındaki melekler; "Sübhânallah! Bir peygamber,
bir peygamberi boğazlamaya götürüyor" dediler.
Hazret-i İbrâhim, oğluna dönüp:
- Ey oğlum! Rü'yâmda seni kurban etmem
emredildi. Buna ne dersin? dedi.
İsmâil aleyhisselâm sordu:
- Babacığım! Hak teâlâ, beni boğazlamanı
emretti mi?
- Evet evladım!
Hazret-i İsmâil babasının, "Evet" demesi
üzerine, Rabbinin emriyle kurban edileceğini, buna sabrederse Hak teâlânın
rızâsına kavuşacağını anlayıp çok sevindi. Babası da, Onun bu sevincine sevindi:
- Evlâdım! Seni öldüreceğimi haber veriyorum,
sen ise seviniyorsun!
- Babacığım nasıl sevinmiyeyim. Benim tek
arzum, Allahü teâlâya, O'nun rızâsı üzere kavuşmaktır. Böylece O'nun rahmet ve
Cennetine de nâil olurum. Dünyanın ömrü müddetince eziyet çeksem, bu devlete
kavuşmak çok zor. Şimdi ise bu devlete kolayca kavuşacağım. Babacığım, nasıl
emir almışsan onu yap. Oğul fedâ eylemek senden, can fedâ eylemek de bendendir.
İşini çabuk bitir. Zîrâ canım dosta kavuşmakta acele ediyor. Babacığım, Nemrûd
seni ateşe atınca sabrettin ve Hak teâlâ senden râzı oldu. Ben de boğazlanmağa
sabredeceğim. O zaman belki Hak teâlâ benden de râzı olur. Böylece Cennet
ni'metlerine kavuşurum. Babacığım, kesilmek acısı bir anlık olup, ona sabretmek
kolaydır. Benim asıl tasam, senden dolayıdır. Çünkü kendi elinle oğlunu
boğazlayacaksın. Ömrün boyunca unutamadığın gibi, evlat hasreti de ölünceye
kadar senden gitmez. Keşke daha önce haber verseydin de anneme vedâ edip,
birbirimizin boynuna sarılıp ağlasaydık.
- Haber verince senden veya annenden bir
gevşeklik olur da azarlanırız diye korktum.
- Babacığım, senin rızândan başka murâdım
yoktur ve senin gibi babanın hakkını ödemek, saâdetimin sermâyesidir. Kaldı ki,
bu işte, Allahü teâlânın rızâsı ve emri vardır. Eğer izin verirsen, size
söyleyecek birkaç vasıyetim var.
- Söyle, ey saâdetli oğlum.
- Birincisi; bu ip ile elimi ve ayağımı
kuvvetlice bağla ki, can acısı ile bir kusûr işlemeyeyim. İkincisi; mübârek
eteğini topla ki, kanımdan sıçramasın. Üçüncüsü; bıçağı iyi bile ki, can vermek
kolay olsun ve senin işin iyi görülsün. Dördüncüsü; bıçağı vururken yüzüme bakıp
da babalık şefkatiyle emri geciktirme. Beşincisi; gömleğimi çıkarıp boğazla ki,
kan bulaşmasın. Sonra o gömleği anneme götür ve benden selâm söyle. Benim kokumu
bu gömlekten alsın, ağlamasın, teselli olsun. Benim için çok elem çekmesin. Ona;
"Oğlun sana şefâ'atçi olarak Allahü teâlâya gitti. Kıyâmet gününde cenâb-ı
Haktan senden başka bir şey istemez" de! Ümid edilir ki, Hak teâlâ benim bu
isteğimi red eylemez. Altıncı vasiyetim; her nerede benim yaşımda bir çocuk
görürsen beni hatırla!
İbrâhim aleyhisselâm, oğlunun yürek parçalayan
bu sözlerini dinleyince, mübârek gözlerinden yaşlar boşandı ve çok ağladı.
İbrahim aleyhisselâm oğlu İsmâil aleyhisselâmı
kurban etmek üzere son hazırlığını yaptı. Bu esnada İsmâil aleyhisselâm ellerini
kaldırıp;
- Yâ Rabbî! Bana sabır ver! diye niyazda
bulunduktan sonra, babasına dönüp;
- Babacığım! Görüyor musun? Gök kapıları
açılmış, bazı melekler bize bakıp hayretlerinden cenâb-ı Hakka secde etmişler.
Bazıları da Hak teâlâya münâcât edip; "Yâ Rabbî! Bir peygamber bir peygambere
bıçak çekmiş, başı uçunda duruyor. Senin rızânı gözetmek için onu boğazlamak
istiyor. Sen onlara merhamet eyle." diyorlar, dedi.
Daha sonra İbrâhim aleyhisselâm oğlunu güzelce
bağladı, yüzükoyun yatırıp, boğazını tuttu ve;
- Yâ Rabbî! Bu benim oğlum, gözümün nûru,
gönlümün sürûrudur. Kurban etmemi emrettin. Şu anda emrini yapmak için hâlis
niyetle geldim. Kurban etmeğe hazırım. Sana hamd ve senâ ederim. Yâ Rabbî! Bu
kıymetli yavrumu kurban etmekte bana sabır ver, dedi.
Sonra bıçağı oğlunun boynuna yaklaştırdı ve son
olarak;
- Ey yavrum! Kıyâmete kadar sana vedâ olsun.
Tekrar görüşmek, Kıyâmet günü olur, dedi.
Bu arada İsmâil aleyhisselâm;
- Ey babacığım! Acele et. Rabbimizin emrini
çabuk yerine getir. Emir yapmakta geciktiğimiz için Rabbimizin bizi
azarlamasından korkuyorum. Babacığım, elimi ayağımı çöz, melekler, kendi
isteğimle kurban olduğumu görsünler ve Halîl'in oğlunun, Allahü teâlânın işinden
râzı olduğunu bilsinler, dedi.
İbrâhim aleyhisselâm, bu söz üzerine ellerini
çözüp bıçağı boğazına dayayınca, İsmâil aleyhisselâm güldü.
- Ey oğlum, bu halde iken niçin güldün? diye
sordu
- Babacığım, bıçakta Bismillâhirrahmâhnirrahîm
yazılı olduğunu görüyorum. Üzerinde Dostun ismi yazılı olan bıçak, nasıl keser?
diye cevap verdi.
İbrâhim aleyhisselâm, Hak teâlânın ismini
zikrederek bütün gücüyle bıcağı oğlunun boynuna çaldı. O anda Hak teâlâ,
Cebrâil'e emrederek;
- Yetiş! Bıçağı çevir! buyurdu.
O da Sidret-ül-müntehâ'dan bir anda gelip,
bıçağı ters çevirdi. Bıçak kesmedi. Bir daha çaldı, yine kesmedi ve ne kadar
uğraştı ise kâr etmedi.
İsmâil aleyhisselâm;
- Babacığım! Ne kadar şefkatlisin, bıçağı
kuvvetli vuramıyorsun. Yüzüme bakma, böylece hizmette kusur etmezsin, dedi.
Hazret-i İbrâhim, bıçağı tekrar biledi ve
oğlunun boğazına daha kuvvetli çaldı. Yine kesmedi. İsmâil aleyhisselâm;
- Babacığım, bıçağın ucunu şah damarıma bastır!
deyince, öyle yaptı ve diziyle de bastırdı. Bıçak iki kat olmasına rağmen
boynuna izi bile çıkmadı. İbrâhim aleyhisselâm, üzülüp bıçağı taşa çalınca, taş
ikiye bölündü. Bıçak dile gelip sordu:
- Ey İbrâhim! Nemrûd seni ateşe attığı vakit
seni niçin yakmadı?
- Hak teâlâ, yakma diye emreylediği için,
- Ey İbrâhim! Hak teâlâ ateşe bir kerre "Yakma"
diye emreylediyse, bana yetmiş defa kesme kesme diye emreyledi.
O anda Allahü teâlâdan vahiy geldi:
- Yâ İbrahim, elbette sen rü'yânı tasdik ettin.
Sana düşen vazifeni tam olarak yaptın. Şimdi sıra bende. Lütuf ve keremimi
görmek için şu dağa bak!
İbrahim aleyhisselâm, dağa bakınca, Cennetten
gelmiş eşsiz güzellikte bir koç gördü. Allahü teâlâ buyurdu:
- Bu senin oğluna fedadır.
Cebrail aleyhisselâm koçu getirirken, "Allahü
ekber", İbrahim aleyhisselâm da koçu yakalarken, "Lâ ilâhe illallâhü vallâhü
ekber," İsmail aleyhisselâm da, "Allahü ekber ve lillâhil hamd" dedi. Böylece,
bayram tekbiri meydana geldi:
"Allahü ekber. Allahü ekber. Lâ ilâhe illallâhü
vallâhü ekber, Allahü ekber ve lillâhil hamd."
Sonra, İsmâil aleyhisselâm yerine, bu koç
kurban edildi. Bu koçun boynuzları, Abdullah bin Zübeyr zamanına kadar Kâ'be
duvarında asılı idi. Sonra çıkan yangında yandı.
Bu koçun kurban edildiği yer, Mina olduğu için,
hacılar kurbanlarını burada kesmektedirler.
MEHMET KIRIŞ

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder